Hayatın Tadı Tuzu – Hatice Kumalar
Kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olduğuna inanırım.
Belki güne acele etmeden başlamanın verdiği huzurdandır, belki taze demlenmiş çayın kokusundan… Belki de aynı masanın etrafında oturmanın, ekmeği bölüşmenin, sohbet etmenin insana hatırlattığı o kadim duygudan.
Çünkü bizim kültürümüzde kahvaltı hiçbir zaman yalnızca günün ilk öğünü olmadı. Sofra; aileydi, misafirdi, bereketti, paylaşmaktı.
Sevgili arkadaşlarım Ebru ve İbrahim’in tavsiyesiyle keşfettiğim Only Breakfast, bana bütün bunları yeniden hatırlattı.
Üstelik bu kez sofranın bir ucunda İstanbul, diğer ucunda Hatay vardı.
KÜLTÜRÜN VE TARİHİN LEZZETLE BULUŞTUĞU SOFRA

Hatay…
Medeniyetlerin buluştuğu, farklı kültürlerin yüzyıllar boyunca birbirine dokunduğu, katman katman tarih ve kültür üzerinde yükselen güzel ülkemizin en kıymetli değerlerinden biri.
Böylesine zengin bir geçmişe sahip bir şehrin mutfağını yalnızca tariflerle anlatmak mümkün mü?
Bence değil.
Çünkü Hatay mutfağında yediğiniz hemen her şeyin ardında biraz tarih, biraz coğrafya, biraz aile, biraz gelenek ve çokça insan hikâyesi var. Yüzyıllar boyunca bu topraklardan geçen ve burada yaşayan farklı kültürlerin bıraktığı izler, zaman içinde mutfakta buluşmuş ve bugün hayranlık duyduğumuz o olağanüstü lezzet çeşitliliğini yaratmış.
Only Breakfast’ın sofrasını benim için farklılaştıran da tam burada başlıyor.
Sofrada karşınıza çıkan zahter, zeytin, zeytinyağı ve birçok ürün Hatay’daki kendi aile bahçelerinden geliyor. Topraktan sofraya uzanan bu yolculuk, aslında mekânın hikâyesinin de en kıymetli parçalarından biri.
Bir tarafta aile bahçesinden gelen ürünler, diğer tarafta gözleme, sıcacık bazlama, pişi, menemen ve yöresel kahvaltılıklar…
Ve elbette benim özellikle dikkatimi çeken tatlar: acı biber reçeli ve ceviz reçeli.
Tatlıyla acının, bildiğimizle daha az karşılaştığımız tatların aynı sofrada buluşması Hatay mutfağının zenginliğini bir kez daha hissettiriyor. Birinden tadıyor, diğerini merak ediyor; sofrada keşfedecek yeni bir lezzet buldukça kahvaltı da küçük bir gastronomi yolculuğuna dönüşüyor.
Bütün bunlara güzel demlenmiş bir çay eşlik ettiğinde ise insanın masadan kalkası gelmiyor.
Belki de gastronominin en sevdiğim taraflarından biri bu: Lezzetin merak uyandırması ve ait olduğu coğrafyayı size anlatabilmesi.
Only Breakfast’ta İstanbul’da oturduğunuz masadan kalkmadan Hatay’ın bereketli topraklarına, kültürüne ve mutfak geleneğine doğru küçük bir yolculuğa çıkıyorsunuz.
BAZEN BİR MEKÂNI UNUTULMAZ YAPAN ŞEY YEDİKLERİNİZDEN FAZLASIDIR

Only Breakfast’a girdiğinizde ilk dikkatinizi çeken şeylerden biri mekânın sıcaklığı.
Dekorasyonu öylesine samimi, öylesine sıcak bir ruhla oluşturulmuş ki daha ilk dakikalarda kendinizi klasik bir işletmenin müşterisi gibi değil, özenle hazırlanmış bir aile sofrasının misafiri gibi hissediyorsunuz.
Sonra mekân sahiplerinin güler yüzü ekleniyor bu atmosfere.
Ben gastronomide bunun çok kıymetli olduğuna inanıyorum. Dünyanın en güzel tabağını hazırlayabilirsiniz; fakat o tabağı insana hangi duyguyla sunduğunuz, bazen lezzetin kendisinden bile daha uzun süre hafızada kalıyor.
Bir mekânın size “hoş geldiniz” demesi başka, gerçekten hoş geldiğinizi hissettirmesi başka.
Only Breakfast’ta hissettiğim tam olarak buydu:
Samimiyet.
Belki de bu nedenle Hatay’dan gelen ürünlerin hikâyesi mekânın atmosferiyle bu kadar güzel bütünleşiyor. Hatay’daki aile bahçesinden çıkan ürünler, İstanbul’da yine bir aile sofrasının sıcaklığıyla sunuluyor.
Topraktan sofraya uzanan hikâyenin her iki ucunda da aile var.
Bence bu çok kıymetli.
İYİ GASTRONOMİ BAZEN ÇOK SADE BİR ŞEYDİR
Bugün gastronomide çok fazla gösteriş konuşuyoruz.
Sunumlar, trendler, yeni konseptler, sosyal medyada güzel görünecek tabaklar…
Hepsinin elbette bir karşılığı var.
Ama yıllardır iletişimin içinden gastronomiye bakan biri olarak benim için hâlâ en kıymetlisi, gerçek bir hikâyenin gerçek bir lezzetle buluşması.
Çünkü sonradan yaratılmış hikâyelerle yaşanmış hikâyeler arasında büyük bir fark var.
Only Breakfast’ın hikâyesi yaşanmış bir hikâye.
Hatay’da bir aile bahçesi var.
O bahçenin zeytini, zeytinyağı, zahteri var.
Kuşaktan kuşağa taşınan lezzetler var.
İstanbul’da kurulan sıcacık bir sofra var.
Ve o sofranın başında sizi güler yüzle karşılayan insanlar var.
Bazen iyi gastronominin formülü gerçekten bu kadar yalın:
İyi ürün, köklere bağlılık, emek ve samimiyet.
KAHVALTI KÜLTÜRÜMÜZÜ YAŞATMALIYIZ

Only Breakfast’tan ayrılırken yalnızca yediklerimi değil, bana hissettirdiklerini de düşündüm.
Çünkü kahvaltının bizim kültürümüzde çok özel bir yeri var.
Kahvaltı biraz çocukluğumuzdur.
Anne evindeki hafta sonu sabahlarıdır. Çayın altının yeniden yakılmasıdır. Masadan kalkacakken bir bardak daha çay içmektir. Ekmeği bölüşmek, reçelin tadına baktırmak, sohbet uzadıkça sofrayı toplamaya kıyamamaktır.
Kısacası kahvaltı, hepimizin kalbine sıcaklık veren bir kültürdür.
Ve tam da bu nedenle onu yaşatmalıyız.
Hayat hızlandıkça sofralarımızı küçültmemeli, sohbetlerimizi kısaltmamalı, birlikte yemek yemenin kıymetini unutmamalıyız. Geçmişten bize kalan lezzetleri, sofra geleneklerini ve birlikte olma kültürünü gelecek nesillere aktarabilmeliyiz.
Çünkü bazen bir toplumun kültürü büyük cümlelerde değil, aynı sofranın etrafında nasıl buluştuğunda saklıdır.
Sevgili arkadaşlarım Ebru ve İbrahim’e beni bu güzel keşifle tanıştırdıkları için teşekkür ediyorum.
Only Breakfast’tan damağımda acı biber reçelinin, ceviz reçelinin, zahterin, zeytinyağının ve Hatay’dan İstanbul’a ulaşan nice güzel lezzetin tadıyla ayrıldım.
Ama kalbimde kalan başka bir şeydi:
Bir aile sofrasına misafir olmuşum hissi.
Ve galiba bir mekândan ayrılırken yanınıza alabileceğiniz en kıymetli şey de bu.
Çünkü gastronomi yalnızca damağımızda bıraktığı tatla değil, kalbimizde bıraktığı hisle güzel.
Hatay’daki bir aile bahçesinden İstanbul’daki bir kahvaltı sofrasına uzanan bu hikâye bana bir kez daha gösterdi ki; bazen bir coğrafyayı tanımanın en güzel yollarından biri onun sofrasına oturmaktır.
Hayatın tadı da tuzu da biraz böyle sofralarda saklı…
Hatice Kumalar
Hayatın Tadı Tuzu
